İki Ülke - İki Sistem
Türkiye’de ve Avustralya'da danışman avukat olarak devam ettiğim meslek hayatım boyunca iki ülkenin adalet sisteminde hizmet sağladığım için aralarındaki farkları çokça gözlemleme şansım oldu. Bu iki farklı hukuk sisteminde geçirdiğim yıllar bana çok önemli bir gerçeği gösterdi: Adalet geç kaldığında, kazanan taraf da kaybeden taraf da yıpranmış olur. Türkiye'deki yargı süreçlerinin vardığı nokta ve yaşanan gecikmeler, bireylerin ve şirketlerin adalete olan inancını derinden sarsıyor. Peki çözüm olarak neyin gelişmesi gerekir diye soracak olursanız; cevabım, Önleyici hukuk.
Sorun: Geç Gelen Adalet, Adalet Değildir
Türkiye'deki hukuk sisteminde yaşanan süreç uzunlukları sadece bir "bekleme meselesi" değil.
Bu durum: Öncelikle maddi kayıplara yol açıyor (avukatlık ücretleri, mahkeme masrafları ve yargılama giderleri, faizler). Ardından kimimiz için daha derinden sarsıcı olan manevi yıpranmaya neden oluyor (uykusuz kalınan geceler, stres, güven kaybı, hayal kırıklığı). İş ve ticari hayatı sekteye uğratıyor; zamanında yapılamamış bir işlem yüzünden aslında tüm sektörün dinamikleri, ödemeleri ve piyasayı etkileyici olabiliyor.
Ve belki de hepsinden önemlisi toplumca ‘Hukuka olan inancımızı zedeliyor.’
Neticesinde; Haklı olduğunuzu kanıtlamak için yıllarca beklediğinizde, sonunda kazandığınız zaferin tadı bile acılaşabiliyor.
Çözüm: Önleyici Hukuk
Önleyici hukuk, yani hukuki bir sorunun ortaya çıkmasından önce alınan hukuki tedbirler bütünü. Tıpkı sağlıkta "koruyucu hekimlik" gibi, hukukta da "tedavi edici" değil "önleyici" yaklaşım benimsenebilir.
Avustralya'daki gözlemim: Burada iş dünyası, önleyici hukuk hizmetlerini rutin bir maliyet olarak görüyor. Türkiye'de ise genellikle "sorun çıkınca" avukata başvuruluyor. Avustralya’ya ilk geldiğim zamanlarda en şaşırdığım konulardan biri; tüm gayrimenkul satım alım süreçlerini taraflar yerine avukatlarının halletmesiydi. Hatta bunun için çoğu büronun ayrı bir ekibinin bulunmasıydı. Bu durum Türkiye’de pek eşine rastlanan cinsten bir konu değildi. Türkiye’de alım koşulları taraflarca konuşulur, gerekli görülürse tapudan bilgi alınır, tüm tapu işlemleri taraflarca yapılır. Banka veya elden ödeme gerçekleştirilir veya kalır. En nihayetinde tapuda belki bambaşka bir adrese veya isme sahip olunabilir ya da doğru sahip olunan bir yerde tahmin edilmeyen bir durumla karşılaşılıp başkaca birinin hakkının gasp edilir nitelikte olduğu açığa çıkabilir. Bunlar Türkiye’deki meslek kariyerim boyunca özellikle gayrimenkul hukuku çalışan bir büroda faaliyet gösterdiğim için, gerçek hayatta karşılaştığım bir kısım davanın konusu oldular ve örnek olarak vermek benim için çok kolay ve daha anlamlı oldu.
Şimdi bu anlatmaya çalıştığım şeyi kısa bir örnekle sizlere daha iyi sunmaya çalışayım.
Avustralya'da Bir Tapu İşlemi — Türkiye'de Bir Dava Dosyası:
Önleyici Hukukun Farkını Anlamak — İki Ülke, İki Sistem, İki Farklı Sonuç
Senaryo 1: Avustralya, Sydney – Bir Ev Alımı
Karakterler: Ali Bey (alıcı), Slyvia Hanım (satıcı), her ikisinin de kendi avukatları.
Süreç:
Ali Bey, evi beğenip söz verdi. İlk iş olarak kendi avukatına başvurdu.
Avukat, hemen “Title Search” (Tapu Araştırması) yaptı. İlk bakışta temiz görünen tapuda, eski bir “inşaat hakkı sınırlaması” (covenant) olduğunu tespit etti. Bu sınırlama, arsaya ikinci bir ev inşa edilemeyeceğini belirtiyordu. Ali Bey’in uzun vadeli planları arasında bu vardı.
Avukat, satıcının avukatına bu şartı sordu. Satıcı da bu durumdan haberdar değildi.
İki avukat, bu sınırlamanın kaldırılması için yerel yönetime başvurma sürecini başlattı. İşlem, bu şart temizlenmeden tamamlanmadı.
Avukat ayrıca, yerel yönetimden “Planning Certificate” (İmar Sertifikası) aldı ve bölgede planlanan yeni bir otoyol projesini öğrendi. Bu, mülkün gelecekteki değerini ve yaşam kalitesini etkileyebilirdi.
Tüm bu bilgiler Ali Bey’e sunuldu. O, tüm riskleri bilerek, şartlar değiştiğinde veya fiyatta bir indirim yapıldığında işleme devam etme kararını özgürce verdi.
Sonuç: İşlem biraz daha uzun sürdü, Ali Bey öncesinde avukatlık ücreti ödedi. Ancak yıllar sonra karşılaşabileceği büyük bir hayal kırıklığı ve maddi kayıp, daha en başta önlendi. Ödenen ücret, bir sigorta primi gibiydi.
Senaryo 2: Türkiye, Denizli – Bir Daire Alımı
Mehmet Bey (alıcı), Ayşe Hanım (satıcı). Avukat yok.
Süreç:
Mehmet Bey, komşusunun akrabası Ayşe Hanım’dan daireyi aldı. İlişkiler güzel, her şey “güvene” dayalı.
Fiyat pazarlığı kendileri yaptı. “Tapu kaydına bir bakalım” diyerek tapu dairesinden temel bilgi özetini (vergi değeri, sahibi gibi) aldılar. Detaylı, hukuki nitelikli bir “tapu araştırması” yapılmadı.
Paranın bir kısmı elden, kalanı banka havalesiyle ödendi. İşlem tapuda hızlıca tamamlandı. Herkes mutlu.
2 yıl sonra, Mehmet Bey daireyi yenilemek isterken, kapısına bir icra memuru çıktı. Ayşe Hanım’ın eski kocasına ait “aile konutu” üzerinde eşinin oturma hakkı (aile konutu şerhi) olduğu ve bu hakkın tapuya işlenmeden, borç karşılığında üçüncü bir kişiye devredildiği ortaya çıktı. Yeni “hak sahibi”, Mehmet Bey’den daireyi boşaltmasını veya büyük bir tazminat ödemesini talep ediyordu.
Mehmet Bey şokta. Hemen bir avukata koştu. Avukat, durumu doğruladı. Tapu kaydının derinlemesine incelenmesi gereken kısımları atlanmıştı.
Uzun, yorucu ve maliyetli bir dava süreci başladı. Mehmet Bey, “iyi niyetli üçüncü kişi” olarak hakkını aramaya çalışıyordu, ancak kanıtlar, süreçler, duruşmalar…
Sonuç: Mehmet bey, daireyi kaybetme veya büyük bir para ödeme riskiyle karşı karşıya. Ödediği avukatlık ücretleri, duruşma stresi ve belirsizlik, aldığı evin keyfini zehir etti. Basit bir ön araştırma ile önlenebilecek bir sorun, hayatının maddi ve manevi krizine dönüştü.
İşte bu örnek olaylardan sonra Önleyici Hukukun Somut Faydalarına bakacak olursak;
- Maliyet Tasarrufu: Bir uyuşmazlığı önlemek, çözmekten ortalama 10 kat daha ucuzdur
- Zaman Kazancı: Yıllar sürecek dava süreçlerinden korunma
- İlişkilerin Korunması: Ticari ve kişisel ilişkilerin yıpranmadan devamı
- Öngörülebilirlik: İş planlarının daha güvenle yapılabilmesi
- İtibar Yönetimi: Hukuki sorunların önlenmesi, kurumsal itibarı korur
Ve İki Senaryonun Çarpıcı Karşılaştırmasını yaparsak;
Avustralya Modeli (Önleyici) — Türkiye Modeli (Tedavi Edici)
Hukukçu Rolü; Planlayıcı ve Danışman — Kriz Yöneticisi ve Savunucu
Maliyet Zamanı; İşlem Öncesi (Sabit, öngörülebilir ücret), — Sorun Sonrası (Dava ücretleri, harçlar, artı yıpranma)
Risk Yönetimi; Risk Önceden Tespit ve Bertaraf Edilir — Risk Gerçek olur, Sonuçlarıyla Mücadele Edilir
Tarafların Durumu; Bilgili, Riskleri Kabul Etmiş — Şaşkın, Mağdur, Güveni Sarsılmış
Zaman İşlem biraz uzar ama kesin sonuç alınır — Yıllar süren belirsiz bir dava süreci başlar.
Nihai Duygu; Güven ve Huzur — Stres, Hukuka İnancın Zedelenmesi
‘Güven’ mi, ‘Güvence’ mi?
Türkiye’deki sistemde sıklıkla kişisel güven ve söze itimat ön plandadır. Avustralya’daki sistem ise kurumsal güvence ve hukuki kesinlik üzerine kuruludur. Bu, ilişkilere duyulan saygının az olduğu anlamına gelmez; tam tersine, ilişkilerin bir hukuki anlaşmazlıkla zehirlenmesini önlemek için alınan bir tedbirdir.
Önleyici hukuk, güvenin yerine güvenceyi koymak değil, güveni hukuki güvence ile taçlandırmaktır.
Türkiye İçin Bir Çağrı: Kültürümüzdeki "İş Olsa da Avukata Gideriz" Anlayışını Değiştirelim !
Sevgili meslektaşlarım, değerli müvekkillerim ve iş insanları;
Türkiye’deki yargı sisteminin yükünü hepimiz biliyoruz. Adaletin tecellisi için ayları, yılları heba etmek zorunda kalmayalım. Gayrimenkul alım-satımı bu sadece bir örnek. Şirket kurmak, ortaklık anlaşması yapmak, marka tescili, işçi alımı… Hayatımızdaki her büyük adım, öncesinde alınacak küçük bir hukuki danışmanlık ile felaket senaryolarına dönüşmekten kurtarılabilir.
Avustralya’da gördüğüm en güzel şey, bir mülk alırken insanların “Acaba gizli bir borcu, şerhi var mı?” endişesiyle değil, “Avukatım her şeyi kontrol ediyor” huzuruyla işlem yapabilmesiydi.
Bence Türk adalet sistemimiz ve Türkiye’de bu huzuru hak ediyor.
Bir sonraki büyük işleminizde, “Nasıl olsa bir şey çıkmaz” demeyin. “Çıkabilecek her şeyi önceden görelim” deyin. Çünkü hukuk, en çok yangın çıkmadan önce değerlidir.
Avustralya’da danışmanlık yapan bir Türk avukat olarak, her iki sistemin iyi yanlarını sentezleyerek müvekkillerime en doğru hizmeti vermeye çalışıyorum. Amacım Türkiye’deki hukuk kültürüne de bir katkı sunmaktır.
Bu senaryolar ve riskler çokça arttırılabilir, ki başımıza da buna benzer daha fazlasıyla somut olaylar gelmiştir. Hatta bu olaylara dair vereceğim örnekler de çoğalacaktır. Bunları makaleler ile size de daha detaylı aktarmaya devam edeceğim ancak şimdilik Türkiye için özel önerilerime gelecek olursak; Türkiye'deki hukuk sisteminin mevcut durumu göz önüne alındığında:
Şirketler, avukatlarıyla sadece dava süreçlerinde değil, düzenli danışmanlık ilişkisi içinde çalışmalı,
Bireyler, kendisini etkileyecek küçük veya büyük tüm hukuki işlemler (gayrimenkul alımı, şirket kurma vb.) öncesi mutlaka hukuki danışmanlık almalı,
Avukatlar, müvekkillerini bu konuda bilinçlendirmeli,
Eğitim kurumları, hukuk fakültelerinde önleyici hukuk teorisine ve önemine daha fazla yer vermeli.
Özetle, Türkiye'de edindiğim hukuki birikimle Avustralya'da uyguladığım önleyici hukuk yaklaşımı bana gösterdi ki: Hukuk sadece "hak arama" değil, "hakkı koruma" sanatıdır. Türkiye'deki meslektaşlarıma ve iş insanlarına sesleniyorum: Gecikmiş adaletin yükünü taşımak zorunda değiliz. Sorunları kökünden önleyecek bir hukuk kültürünü birlikte inşa edebiliriz.
Önleyici hukuk prensibinin ve bilincinin geliştiği nice adaletli ve huzurlu günler dileğiyle…
